Pazar, Mart 27, 2011

taşındım!

malum nedenlerden dolayı blogu wordpress'e taşıdım, bu bloga şimdilik devam etmiyor olsam da bir tür kişisel arşiv nedeniyle yeni blogu buraya da not edeyim dedim.

london maceramı istanbul'a upgrade ettiğimden (!) güncel gözlemleri buraya yazmaya niyetleniyorum (inşallah maşallah, vs).

bir de artık uzun zamandır tuttuğum sanal buzdolabı kapağı blogumu da taşıdım, insan taşınırken buzdolabı kapağını söküp götürür mü? biraz öyle birşey oldu. ama olsun. taşınırken farkettim ki seviyorum ben orda yer alanları. o da burada. taşındığım yerden de çıkarılmam diye umuyorum.

sağlıcakla kalın.

Salı, Haziran 29, 2010

toronto'da g20 g8

Toronto'daki G8 + G20, derken bir megapol daha başkanları korumak adına esir alındı. İnternette protesto yürüyüşleri ve polisin tavrını ortaya koyan yüzlerce fotoğraf ve video yayınlandı, sokaklardaki son duruma dair kimi siteler anında bilgi verdiler. Her zamanki gibi ana medya kuruluşları iktidarın sözcülüğüne soyunmakla kalmayıp sokaklarda şiddet var çığırtkanlıklarıyla ekmeğine bolca tereyağ sürmeyi sürdürdüler. Elbette internette video ve fotoğraf veya son durum değerlendirmeleri yayınlamak gazeteciliğin yerini tutmuyor, ve tutmayacak. Ama en azından televizyondaki ana kanallara ve gazetelere bağımlılığımızı azaltıyor. Evde televizyon olmadığı için internetten izledim sokaklarda olanları. Ama olayları bir perspektifle sunan elbette iyi gazetecilik yapan gazetecilerdi. Örneğin şehir merkezinin haftalar öncesinden yüz değiştirip toplantı merkezinin etrafının telleri çevrilerek araç ve yaya trafiğe kapanmasını, güvenlik önlemleri için 1.1 milyar doların harcandığını, şehir merkezinde geçici gözaltı merkezi kurulduğu ve zirve boyunca, tıpkı geçen sene BM İklim Konferansı sırasında olduğu gibi Toronto'da da temel hak ve özgürlüklerin zirve boyunca nasıl askıya alındığını ancak iyi gazetecilerden öğrendik. Aslında, bu sonuncusu üzerine neredeyse hiç bir tartışma olmaması sanırım beni en rahatsız eden konuların başında geliyor. Gazeteci olsaydım diyesim geldi.

Jonas Naimark'ın sitesinden:

Bir arkadaşım da internetten izlemiş, bu internetten videoları ve tartışmaları, ve elbette diğer en keyifli kısmı olan izleyici yorumlarını okumayı pornografi izlemeye benzetti. Güldüm. Ben de bir seçki yapayım dedim kendimce.

Bu video yukardaki fotoğrafa nasıl gelindiğini anlatıyor, montaj olduğu için daha çok şey anlatıyor, insan eksik kalanları merak ediyor mu bilmem. Bu video bana Eyüp camiinde sabahın köründe şahit olduğum bir sahneyi anımsattı, sahnenin karakterleri güvercinler ve sarman bir kedi idi. İki sahne arasında bir ilişki kuruyorum belli ki ama analoji değil bu ilişki. Bu video eğlencelik. Bu ise medyada çokça sükse uyandıran polis arabasının ateşe verilmesine dair. İnternette o kadar çok video var ki, yürüyüşe katılmaya gidenlerin oraya görüntü almaya gittiğini düşünüyor insan, bir tür protesto turizmi. Ha, iyi ki o görüntüler var, öte yandan, ne yazık ki yeteri sayıda iyi gazeteci yok.


Salı, Mart 16, 2010

bahçeye parayla dalmak

daha önce yazdığım yazılardan birinde küreselleşen mutfaklardan dem vurup, bahçeye nasıl kuzey amerika'da parayla dalındığından bahsetmiştim. bakınız burada. gözlemlerini çok eğlenceli ve ufuk açıcı bulduğum bloglardan Stuff White People Like da bu para verip kendi elcağızlarınla meyve toplama fenomenine el atmış, o da burda. gene eğlendim bugün kendi başcağızıma...

Cuma, Şubat 19, 2010

son sığınak

dadaistlerin iyi bildiği bir şey var; ne kadar kısıtlama getirilirse, o kadar serbest çağrışıma doludizgin yol açan bir yaratıcılık deneyimi ortaya çıkabiliyor. sağduyuya aykırı gelse de, özellikle eğitimde sömürülen bir yönteme dönüşmüş. sırf bu nedenle öğrencilere "istediğiniz konuyu seçin" dedim, sonradan konu üretmek zorunda kaldım. aslında aynı şeyi ben de yaşıyorum, istediğini yap denmesi kadar insanı zora sokan bir ruh hali az var, bir tür özgür yaptırım. istediğini yapmakta hiç de serbest olmadığına, dahası kendi kendine disiplin uygulaman gerektiğine dank ettiğin sembolik şiddet düzeninin bir göstergesi.

aynı şey hayat için de geçerli değil mi? ne kadar çok seçenek olduğuyla uyutulan hayalgücümüz tembelleşiyor, oysa deha ve yetenek gibi hayalgücü de öğrenilen, işlenen, gelişen ve hatta titreşen ve asla doğuştan gelmeyen bir sıfat. insanın belli bir deha, belli bir yetenek, ya da zengin bir hayalgücü ile doğduğunu düşünmek tembellikten başka bir şey değil. hayatın ancak insana olanaklar sunduğu zaman insanın serbestçe gelişebileceği inancı, dünyanın kaynaklarının yetmediği için dünyada açlık olduğu varsayımı kadar yanlış.

kumsalda deniz kabuklarından işaretlerin hepsini dalgalar alıp götürememiş. ordan biliyorum burdan daha önce birileri geçmiş diye.

Perşembe, Ocak 21, 2010

internet

ayma anlarından birini yaşadım demin. dank etme, jetonun düşmesi, almanca'da a-ha Erlebnis diye felsefe tarihine giren, Joyce'un 'epiphany' dediğine yakın, teolojide vahiyle açıklanan et cetera, et cetera. neymiş: ben internet olduğu için hala burdayım. internetten önceki çağda buraya gelseydim, bu koşullarda iki sene önce burdan gitmiştim, ya da dönmüştüm.

internettin sağladığı sanal yakınlık, sanal sosyallik hali dank etti kafama; facebook, gmail, gtalk, sykpe, bloglar. ondan sonra bir de dünyaya yakın olma, olan bitenleri takip edebilme hali var; gazete, radyo, televizyonlar, filmler, müzikler, dergiler. internet olmasaydı mesela bırakın türkçe gazeteleri, yerel gazeteleri bulmak bile bir mesele olacaktı; bakkalda sadece biri satılır, moda ve spor dergileri dışındaki dergileri satan yer zaten yok, bir sürü para dökerek sırf abone olunmaya kalkılır eve gelsin diye. bunlarsız yaşayabilir mi insan? belki yaşar, herhalde yaşıyordur da, ben de yaşarım yaşamasına, yaşanır, olası. dahası, yaşıyorum zaten. ama internet sayesinde öyle yaşadığımı gözümden kaçırtabiliyormuşum.

her gün niye diye sorarak, her gün yeni bir şekilde niye diye sorarak.

arkadaşım 'nerde veya nasıl kendinizi yabancı hissedersiniz?' diye bir soru sormuştu, küçük yerel anket yapmıştı blogunda. o sorunun akabinde 'nerde evinizde hissedersiniz?' sorusu geliyor akla. velhasıl sanırım yanıtımı buldum: o sorunun aklıma gelmediği yerde.

Cumartesi, Ocak 16, 2010

kafesteki ayna

uçsuz bucaksız ve pek boş ruhumuzu sesle doldurma gereksiniminde yatar şarkının kökenleri, der Coetzee bir romanında, ve konuşmanın kökenleri de şarkıda. şarkıların sesi de o ıssızlığı dolduramadığında görüntülere, sesli görüntülere sığınabilir kişi. geçen hafta dağıttığım odamı daha toplamadım, her tarafımda kitaplar, dosyalar, kağıtlar. insan nerelere sığınır, sığınabilir boşluğun uğultusunu duymamak için. muhabbet kuşu konuşsun diye tek konulur kafese, ancak öyle kaparmış insanların yarattıkları sesleri. çok bunalıma girmesin diye de bazen bi ayna asarlar kafese, kuş da aynadaki yansısına kur yapıp durur, acaba eşi mi zanneder yoksa kendi yansıması olduğunu bilir de bunu umursamadan muhabbetine devam mı eder? kafestekı ayna muhabbet kuşu için ne işlev görüyorsa, sesli görüntüler de aynı işlevi görüyor uçsuz bucaksız ve pek boş ruhumuzda.

Perşembe, Aralık 10, 2009

kuyu ve taş

seneler önce çok bilmiş bir akrabam felsefe için şöyle demişti: "delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış". ona şöyle demek isterdim: kuyuda taşın sesi daha güzel yankılanıyor, o güldüğün kırk akıllı da o taşın sedasını dinliyor.

anlayışlı akrabalarımın ve tanıdıkların listesi kabarık olduğundan derim artık fil derisine dönüşmüş olmalı gerekir diye umuyorum.

Perşembe, Aralık 03, 2009

sabah radyonun alarmı ile kalkıp küfrederek giyiniyorum, sıcak yatağıma dönmek istiyorum ama gitmem gerek, en azından bu sabah gitmem gerek. dışarda sabahın ayazını düşünüp küfrediyorum, sabah erken kalkmak zorunda olduğum için küfrediyorum, okula bisikletle gitmek zorunda olduğum için küfrediyorum. sabahları neşeyle kalkanlara ayrıca sinir oluyorum. dışarsı korktuğum kadar soğuk değilmiş neyse ki, sabahın henüz dağılmamış ayazı beni uyandırıyor. açık gri bir gökyüzü, havada hafif bir buğu var. yokuş aşağıya gitmeyi seviyorum, bisikletle yana yatarak virajları almayı seviyorum. aslında okula bisikletle gitmeyi seviyorum, hele de böyle güzel sabahlarda. derenin yanısıra giden bisiklet yolunun her iki yanı sonbahar yapraklarından bi örtünün altında. yaprak örtüsünün içinden dımdızlak kalmış koyu ağaçlar gökyüzüne uzanıyor. ortalıkta kimse yok, ağaçlar, kazlar, yaprak denizi. bir filmin sahnesinin içinden gidiyorum, konusuz bir film; konusu henüz açığa çıkmamış bir film; daha çok, sonrasında cinayet mi yoksa bir romantik karşılaşma mı olacağına dair sır vermemiş bir fransız filmi. sakin. sukunet. dingin. ölmek için güzel bir gün diye düşünüyorum. öyle geçiyor aklımdan. hani filmlerde bazen karakter bilir o gün öleceğini, Antonio'nun Yazgısı'nda Antonio bir sabah uyanır ve bilir o gün olduğunu. o gün bu günmüş dedim. bunda kederlenecek bir şey yok. bir gün nasılsa öleceğim, bir gün bu gün olsa ne yazar. hem de ne yazar, bu bilgiye sahip olmak ne lütuf. günlerden bu gün dedim. bir gün, bir gün ölmüş olacağım, artık olmayacağım. bir gün, tanıdığım herkes ölmüş olacak, artık olmayacak. bugün ölmek için güzel bir gün dedim.

Pazar, Ekim 11, 2009

şükran günü yazısı

Fırında sade elmalı bi turtayı ve ondan önce yiyeceğim son takıntılarımdan taze mantarlı makarnanın suyunun kaynamasını beklerken bir şükran günü hindili bir akşam yemeği davetini bitmeyen nezlemi bahane edip geri çevirdiğimden nasılsa evdeyim diye yemeye ve içmeye, ve dahası yemek yemeye şükranlarımı sunan bu yazıyı döşenmeye koyuldum. son günlerde yine yeme-içme kültürleri üzerine düşünüyorum yoğun bir şekilde. geçtiğimiz günlerde biraz daha zekice yapılmış olmasını umduğun Julie & Julia filmini izledim. bu yazı biraz da ondan. ama daha önemlisi, yemekle ilgili tutkularım şimdiye kadar varsaydığım kökenlerini burda farkına varmaya başlamamdan. herşeyin iyisini ve ucuzunu aramak zorunda kalıyorum çünkü. diğer yandan da, tutkularımda aslında ne kadar yalnız olduğumu farkediyorum; Julie Child ile en temel ortak noktam bu olsa gerek.

burdaki kahvaltımı tarif edince ne demeye uğraştığım biraz daha anlaşılır olacak diye umuyorum. mönümde çeşitli takıntılarım var, dönem dönem belli malzemelere ve çeşitlemelere takılıyorum. son zamanlardaki takıntılarımdan biri de beyaz peyniri ufalayarak tavada erittikten sonra yumurtaları tavaya kırıp tavada çırpmak suretiyle uydurduğum çırpılmış yumurta. burda bulduğum beyaz peynir sert inek peyniri tadında, hani nineler 'kireç' derler ondan, sanırım kendi başına yemek yerine bir şeye katmayı o yüzden tercih ediyorum peyniri. yanına domates doğruyorum, üzerine biraz zeytinyağı ve kekik. sonra gene zeytinyağı ve kekikli siyah zeytin. sofrayı kurduğumda renklerin coşkusunun fotoğrafını çekmek istiyorum. önce gözü doymalı insanın.

zeytinyağına ayrıca güzelleme yazmalı. zeytinyağını yemeklik yağlar arasına sokup sonra aralarında sıralama yapanlara bozuluyorum. doğal tereyağını ve zeytinyağını hiç bir şeye değişmem. marketten zeytinyağı almam dakikalarımı alıyor; tadını ve kokusu alamadığım için şişeleri ışığa tutup tonlarını karşılaştırıyorum uzun uzun. sonra en koyu renkli, berrak ama yeşil tonlarda olanını seçiyorum. onun bile tadı kokusu fazla ehlileşmiş geliyor bana. domatesin suyuna çavdar ekmeğimi bandırırken akdenizin makilerinde bütün yaz boyunca güneşin altında kararmış zeytinlerin pıtır pıtır toplanarak küfelerde taşınmasını ve sonra bütün meydanı kokutarak koca taşların arasında preslenmesi geçiyor gözlerimin önünden. hani o yüzden kekik o kadar yakışıyor hem zeytine hem domatese, aynı yerden geliyorlar bana göre. sonra bir de kazdağının taş evli köyleri ve o evlerin serin avluları, sokaklarda dolaşan tavukları, sepetlerde dizili incirleri.

lezzetin sadece dil ucundaki sinirler yoluyla algılanan bir duyum olduğundan şüphe etmek için örneğin neden ekmeğin hatta tüm yiyeceklerin kutsal olduğunu, kutsallığa inanmıyorsak bile neden kalanları atarken tuhaf bir suçluluk duygusuna kapıldığımızı sorabiliriz. altı yaşında filandım, annemle akşam eve dönüyorduk. yere düşmüş bir somon ekmek görünce ekmeği yerden alıp üstüne üfleyip üç kere allahuekber deyip öperek alnıma koymuştum. daha üç sene önce türkçe bilmeyen kızının tuhaf davranışını algılayamayan annem ne yaptığımı sordu. ben de ne yaptığımı bilmiyordum, hatta bunu nerden ve kimden gördüğümü de. durumu anneme babam açıklamıştı, tabii açıklama ne kadar açıklama olabilirse. büyümek ve yetişmek dediğimiz şey beyin yıkanmasından ibaret mi bilmiyorum. buna 'doktrinleştirme' desek daha mı kabul edilir olacak, aynı şey oysa ki. ama işte tam da çavdar ekmeğini kekikli domatesli zeytinyağına bandırırken o günah ve kutsal çemberinden daha eskilere giden bi kutsallık seziyorum, taa pagan zamanlara. toprağın ana, güneşin ve rüzgarın tanrı olduğu zamanlara. ekmek tanrı yarattığı için değil, daha çok topraktan geldiği için kutsal. hani o kuru toprağı rüzgar esip dövmüş, sonra yağmur gelip damla damla emzirmiş, yağmurdan çatlayan başak taneleri güneşe durmuşlar başları dik. bunun gibi. sonradan bizim allah eklenmiş olaya ama silinmemiş paganların o doğa güçlerine inanışları. hadi zeytinyağlı yemeğin kalan sosunu dök lavaboya, ne tutuyor seni allah inancı mı? yoksa zeytinyağının pahalı olması mı? sanmıyorum. pagan inanışların silik de olsa anadolu'da varlığını sürdürdüğünü bana düşündürten başka olgu, hatta belki biraz daha inandırıcı olan, Hıdrellez'in kutlanması. evet, bir sürü toplumda baharın gelişi çeşitli şekillerde kutlanır ve genelde çok eskilere, tektanrıcılıktan önceki geleneklere bağlanır. dolayısıyla beni hıdrellez'in islam yorumunu vererek ikna edemeyeceksiniz. bi de elbette havaya, suya sonra da toğrağa düşen cemre var. hadi onu yorumlayın islamla.

çavdardan başağa, ordan tarihin katmanları arasında alttan alınan taşlarla kurulan köy evlerinde sepetlerde dizilen incirlere geldiysem eğer, bizim yeme içme kültürümüzün pagan geçmişlerini irdelemek içindi. bizim yerine benim mi demeliyim bilemiyorum. günlük hayatın konuşulmayan değer yargılarının onların yokluğunda daha iyi farkına varıyor kişi. zeytini presleyen köylüye sorsan sana belki ne toprak diyecek, ne rüzgar ne güneş ne de hıdrellez. ama öyle davranacak çıkan zeytinyağına. sonra kalan posadan yakacak yapacak. posadan sızan sıvıyla sabun yapacak. misafir geldi mi basacak çoban salatasına zeytinyağını. kuzey amerika'da, gene genelleme olacak ama, arabaya gaz doldurur gibi bedene benzin alınmasını, yemek yemeye ve yiyeceklere salt gereksinim olarak bakılmasını dehşetle karşılıyorum, ve de duruma hiç mi hiç alışamıyorum. yeme içmenin sosyalleşmede boyutundaki farklılıklara ise şimdi girmeyeyim en iyisi.

tüm bunların yanı sıra, hasretini duyduğum pek çok şey varken tadlara ve renklere sarılmam çok da tuhaf olmasa gerek.

bir de anektot anlatmalıyım kekikle ilgili, yoksa çatlayabilirim. geçen gün amerikalı arkadaşıma beşamel sos tarifi verirken, "kekik de ekliyor musun" diye sordu. tamam beşamel ecnebi mutfak olabilir, okurlardan bilmeyen varsa tereyağ, un ve sütle yapılır, istenirse taze kaşar eklenir, beyaz bir sostur. eyvallah. onun kahverengisini burda süt yerine et suyu ve tercihen etin yağıyla yapıyorlar. şimdi krema kıvamındaki beşamel sosunun kekikle ne alakası var? yani ne yakınlığı, akrabalığı var? "hayır eklemiyorum, hem gitmez ki" diye bir yanıt verdim, ne dese beğenirsiniz: "ben seviyorum." sanki hayatında defalarca beşamel sos yapmış da aklına bi de kekikle çeşitlendirmek gelmiş. bir kere ayrı iklimlerin, ayrı paletlerin tadları. yeniliklerin sınırı olmaz belki ama farklı paletler olduğunu da arkadaşıma anlatmaktan vazgeçip içimden isterse yahniye de soya sosu katabileceğini söyleyerek kendimi eğlendirdim. yahninin soya soslusu neden olmasın? olabilir, hatta belki vardır da. ama eminim soya katılan soğanlı bir et yemeği yahni gibi pişirilmiyordur. önsezi.

ee yazıyı başka tür bir kahvaltının cıvıl renkleriyle bitireyim. annemle çok sevdiğimiz, eğer sofraya başkası katılmışsa biraz tuhaf karşılayabileceği, biraz orta avrupa kahvaltısı. ya da öğünü. şimdi düşündüm de hiç kahvaltıda yapmayız biz bunu ama kahvaltı dedim nedense. annemle favorilerimizden oldugu için genellikle akşam yemeğimiz olur. bunu sofrayı öyle tören gibi, festival gibi hazırlamıştık ki dayanamayıp masanın fotoğrafını çekmiştim.

Şükranlarımı sunmayı unutuyordum nerdeyse: toprağı yaratan dağa taşa, tohumu bağrına basan toprağa, yağmuru bırakan buluta, tohumu çimleyen damlaya, çiçeği dölleyen arıya, hepsini seven güneşe, yemişleri toplayan ellere, onları taşıyan sırtlara, soframa getiren ayaklara şükürler olsun.

Salı, Temmuz 28, 2009

İstanbul'dan ısmarladım

bu defa İstanbul'dan yazayım, değişiklik olsun. İstanbul sabahında yeni bulduğum bi grubun müziğini dinlerken, herkeslerin çoğu uyurken, neleri neleri düşlerken. bir süre sonra burda olmanın farkı kalmıyor, neden diye düşünürken. sürekli farklı olmasının farkında olarak yaşamanın pek de normal olmadığını hissedip, fark kendini artık hissettirmediğinde hüzne kapılmanın tuhaflığına sabah serinliği katılıyor. bugünlerde biraz gıcıklığım üstünde, asabiyim dememek için.

baudelaire'in paris eğreltilemelerini andıran pek çok istanbul güzellemesi var bu şehri sokak kadınına benzeten. eğreltileme kelimesi hala kullanılıyor mu bilmiyorum. oysa istanbul'un umrunda değil insanların onun hakkında ne düşündüğü, insanların onu sevip sevmediği. böyle düşünmeyi daha çok seviyorum istanbul hakkında. yollarından kıyılarından akıp yaşarken insanlar umru değil. sokaklarına mı tükürmüşler, ağaçlarına mı kurdele bağlamışlar, tünellerle delik deşik mi etmişler, umru değil.

şafak sökmeden tepelerinden elmaslar, zümrütler bocalanmış gibi ışıldıyor gecenin karanlığında, insanın gözünü alıyor. günün en güzel saatlerinde insanların neden uyuduklarını anlamıyorum, düşleri daha mı güzel geceden?

Pazartesi, Nisan 13, 2009

aç pencereleri bahar geldi

Ah çok özlemişim burayı. nerdeyse bir sene mi olmuş? kelimelerimi kaybetmiştim, asılsızdılar. ama niye yazmıyordum sorusunun yanıtı bu değil sanırım. sadece bu değil.

bluğ çağı depreşmelerimden birinde 'yalnızlık kapının anlamsızlaşmasıdır' diye yazmıştım. kapılar anlamını yitirince pencerelere sarılmalı insan. bir pencere açmalı.

aşk olmayınca meşk olmuyor.

ama meşk olmayınca aşk hiç olmuyor, bunu unutmuşum.

yazılarımı izleyen arkadaşlarımdan biri Kanada izleklerime serzenişte bulunmuştu epey zaman önce. burda olmama mı içerliyordu, yoksa kendisinin hep orda olmasına mı bilemiyorum. bu tür sorulara 'ikisi birden' yanıtını vermeyi öğreniyorum. 'o mu, bu mu?' soruları aldatmacalıdır çoğu zaman. seçenek sunuyormuş gibi yaparlar. o serzenişi sistemimden atmamışım bunca zamandır, bir de bu var. özdemir asaf'ın şiirde dediği gibi hıyarın biri bahçeme girip ağaçlık tasladığında höt! demeyi bilmeli insan. burayı yazacağım tabii ki, nereyi yazacağım ya. Kanada'nın Londra diye bir şehrinde yaşıyorum, başka bir arkadaşım 'Londra' dememe gülüyor ama buranın adı o. serzenişte bulunan arkadaşa Adorno ile Horkheimer'ın birlikte yazdığı 'Kültür Endüstrisi' yazısını neden burda okuduğumda taşların iyice yerlerine oturduğunu, 'aynının emperyalizmi'nden neyi kastettiklerini iliklerimde anladığımı nasıl anlatmalı. anlatmalı mı?

bir pencere açmalı.

Cuma, Eylül 19, 2008

Kant'tan günümüze

Immanuel Kant'ın "Ebedi Barış" başlıklı makalesi Türkçe'ye çevrilmiş mi, basılmış mı diye internette aranırken, karşıma bir sayfa çıktı, ne olduğunu anlamam yarım saatimi aldı. Bir tür beyin humması geçirdim de denebilir. Sayfanın başlığı "Fen, Teknoloji ve Teknoloji ile İlgili Bazı Beyin Fırtınası-Nadası; Ödev, Soru ve Etkinlikler" ardından da yıllara göre soru ve öğrencilerin yanıtlarına linkler var. Merak ettim, Kant'ın adı, ya da edebi barış nerde geçiyor bu sayfada diye. Soru şu (herhangi bir değişiklik yapmadan kopyalayıp yapıştırıyorum):

A.Afgan-Sovyet Rusya, İran-Irak savaşları dikkate alınarak(20.Yüz yılın sıcak ve soğuk cehalet savaşlarıyla ilişkilendirmeye çalışın)?11 Eylül'ü, Taliban'ı, İran�ı Hizbullah'ı kim/ler himaye etti veya Taliban, Hizbullah ve İran hangi mantık sistemleri metriksinde(ortamında)/lerinde icraya geçirildi ve bu gün kimlerce yargılanıyorlar? Afganistan�a ebedi barış harekatı ve iblisi yakalama iddiası ile ilişkilendirin ve Kant'ın ebedi barış planını düşünün. Kim olursan ol gel, herkese çağrıyı kim yapmış?1 Sizce doğru mu? Neden? Kavram,özdeyiş ve düşünce yanılgısını saptamaya çalışın.
İpucu:
Deneyimler göstermiştir ki;insanda menfaat için yapay hidayet (himaye) mahlukattan olunca hidayet edilenler sahte mabuduna/larına kara delik oluyorlar. Kontrol elden kaçırılıyor ve sosyal lösemiye dönüşüyor. Fert ve toplumsal denetim için tasarrufa dayalı hidayetin dini-inancı, tasarrufu bitince biter. Hidayetin liyakati Allah'tan olanıdır.
B.Afganistan-Sovyet savaşından önce himaye ettiği talibanı, bu gün ebedi barış harekatı ile iblis diye avlamaya gidiyor. İran şahını yıkarak destek verip himaye ettiği İran�ı bu gün yargılıyor. Belki de, dininden çok hayır görmeyen Müslümanlarla doluşmuş devletimiz ve ülkemizin geçmişinde de batının bu maksatlı liyakatsiz yapay hidayeti yatıyor. Bu üç olgu nefsini doğru tanıyor mu? Neden ve Niçin?
İpucu;
ortaçağda insanları kullanan mantık sistemleri ve tarih boyunca menfaat farzları için çoğunluğa hakim ve başat olmak isteyen düzenbaz azınlık zihniyetleri düşünün.0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7
C-Tera güçler ebedi barış harekatı ile iblisi avlamaya giderken bir taşla; neyi ve kaç çeşit kuşu avlıyor ve zehirliyor mantığı size neyi/leri çağrıştırır?
İpucu;1Öğrenci Yanıtları



Bu neyin sayfası, kim hazırlamış, kim yazmış derken yazarını da buldum, sayfanın ait olduğu kurumu da. Henüz linklerden birine tıklamadıysanız ipucu veriyorum: sayfa bir eğitim kurumuna ait; ek ipucu: bir üniversitenin sayfası. Bir üniversitenin, orta öğretime öğretmen yetiştiren bir eğitim fakültesine ait. Ayrıca, sorular dersin çalışma notları, yanılmıyorsam. Sayfanın başında da dersi veren profesör doktorun adı yazılı.

Beyin humması.

Şimdi aklıma üşüşen tüm soruları bir kenara koyabildiğimi varsayalım, diğer sorulara ve yanıtlara bakmadığımı da varsayalım: bu metni yazanın zamanında doktorasını tamamlamış ve bunu en azından bağlı olduğu kurumda "basılı" hale getirmiş olduğunu düşünürsek, yukardaki Türkçe'yi nasıl açıklayabileceğimizi bilemiyorum.
Diğer tüm "şeyleri" bir kenara bırakabilirsek elbette.

Bunun üzerine yazmaya devam etmek abesle iştigal etmek olacak, daha fazla yazmak istemiyorum. Bence herşey apaçık ortada.

SN: Eğitim Fakültesi Biyoloji Ana Bilim Dalı


Cuma, Ağustos 08, 2008

BU SİTEYE ERİŞİM ENGELLENMİŞTİR


Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi, 05/05/2008 tarih ve 2008/402 nolu kararı gereği bu siteye erişim TELEKOMÜNİKASYON İLETİŞİM BAŞKANLIĞI'nca engellenmiştir.

Access to this web site is banned by "TELEKOMÜNİKASYON İLETİŞİM BAŞKANLIĞI" according to the order of: Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi, 05/05/2008 of 2008/402.


Ankara 11. Sulh Ceza Mahkemesi, 06/06/2008 tarih ve 2008/624 nolu kararı gereği bu siteye erişim TELEKOMÜNİKASYON İLETİŞİM BAŞKANLIĞI'nca engellenmiştir.

Access to this web site is banned by "TELEKOMÜNİKASYON İLETİŞİM BAŞKANLIĞI" according to the order of: Ankara 11. Sulh Ceza Mahkemesi, 06/06/2008 of 2008/624.


Cuma, Haziran 13, 2008

bakalım hayat ne olacak !?!

Çocukluk arkadaşım beni facebookta bulmuş, mesaj atmış. merhaba, nasılsın, seni facebookta buldum vesaire. ikinci mesajında, uzun zamandır görüşmediğimiz insanlarla, eski arkadaş, dost, ahbaplarla facebookta karşılaşıp kişisel gündemlerimizi yeniden ucuca bağlamaya çalıştığımızda olduğu üzere biraz neler yaptığından bahsetmiş. çok uzunca değil, çok ayrıntıya girmeden, hayat dökümü yapmaksızın. facebook'un artık hayatımızda olmayan insanları yeniden bulma ve buluşturma ilahi işlevine ve bu işlevin hayatımıza kattıkları üzerine ayrıca yazmak isterim. çocukluk arkadaşım da olayı abartmadan tadında bırakarak kısa tutmuş kişisel gündemini. bir cümle iş, bir cümle özel hayat, arada da "Bakalım hayat ne olacak." nasıl yani? mesajın son cümlesi olsa vurgusu belki farklı olacaktı ama yine de vaziyeti kurtarmayacaktı. "Bakalım hayat ne olacak." şairin alçakgönüllülükle "yolun yarısı" dediği yaşta "bakalım hayat ne olacak" diye sormaz insan. aslında, hiç bir yaşta sormaz.

lisansta okurken çok satan bir haber dergisinden öğrencilerle anket yapmaya kampüse muhabirler gelmişti. anketin konusu ve ana sorusu "üniversite öğrencileri hayata hazırlıyor mu?" idi. araştırmanın sonunda çeşitli üniversitelerde okuyan öğrencilerin üniversitelerine ve okudukları programlara dair görüşlerini yayınladılar. öğrencilerin şu kadarı okudukların programın kendilerini hayata yeterince hazırladığına inanmadıklarını söylemiş. öğrencilerin ve dergilerin o hazırlandıklarını düşündükleri "hayat"tan ne anladıklarını bilmiyorum. dahası, üniversitenin kişiyi o "şey"e hazırlamak gibi bir görevi olduğu sonucuna da varıyoruz. anket soruları arasında "sizce hayat ne zaman başlıyor?" diye bir soru yoktu. hayatın okul bittikten sonra, düzgün bir işe girdikten sonra, evlendikten sonra, ev sahibi olduktan sonra ya da 'bir şey'den sonra başladığı fikrine nerden kapıldığımızı merak ediyorum. büyüyünce adam olmanızı söyleyenler, ne zaman artık büyümüş olduğunuzu asla söylemezler.

Cumartesi, Mayıs 24, 2008

baharın sonbahardan farkı ne?

sözleri olmayanlar gibi havadan bahsetmenin ne kadar da sıkıcı olduğunu bile bile öncelikle bir türlü 20 derecelere yaklaşmayan havalara küfrettiğimi söylemek istedim. ayrıca, evet, sözlerimi kaybettim, asılsızdılar. düzgün işleyen bir internet bağlantım yok, ona da epey sıkça küfrediyorum. yarın düzelebilir, yarın herşey daha iyi olabilir, güneş açabilir, piknik mevsimine geçilebilir.

ilkbaharın sonbahardan ilk farkı kışa doğru gitmediğimiz bilmektir. bunu kendime hatırlatmam gerekiyor arada, fazla hatırlatırsam sonrasında gene kış olduğunu da anımsıyorum ve lakin. fazla hatırlatmalar hiç iyi bir şey değil. fazla telkinle akrabadır fazla hatırlatmalar. fazla telkin de iyi bir şey değil. mesela pollyanna'ya bakın, o söyler size.

yarın sözlerimi aramaya çıkacağım.

Pazar, Mart 02, 2008

kuru incirden çıkan taneler

Kuru incir yiyordum. Güneşte kurutulmuş incir. Sahici incir. Bir tanesi pek kuruduydu, sanki suyu zaten hiçbir zaman olmamış gibi, baktım kurtlu mu diye, değilmiş. Dişlemeye devam ettim. Bir başkasından saman tanesi çıktı, sarı kuru bi yaban buğdayı, buğdayı düşmüş samanı kalmış. İncirler güneşte kururken esen rüzgarla ait olduğu topraktan havalanıp incir tanesine yapışmış, kurumakta olan incirin kalın kabuğuna tutunmuş, incirler güneş altında kurudukları yerlerden alınıp paketlenmeye götürüldüğünde, diğer incirlerle bi sıra halinde resmi geçit yapıp içlerinde yeterince yakışıklı olmayanları ayıklandığında ve sonra plastik paketlere konduğunda orda tutunduğu yerde kalmış, sonra o yuvarlak içleri bir halka incir tanesi dizili plastik paketler etiketlenip incirlerin kuruduğu yerlerden uzaklara tırlarla ve gemilerle giderken de yerini değiştiremeden sıkışıp kalmış.

hay incirden çıkanlar sizi...

Perşembe, Şubat 28, 2008

Nietzsche'nin son günleri ya da "the work of life in the age of youtube"

Makale okurken Foucault'nun bibliyografyasına bakmam icap etti, internete girdim sonra nerden bulduysam youtube'da Foucault ile Chomsky'nin diyaloğuna rastladım, sene 1971. Ordan Foucault'nun başka videolarına bakayım dedim, hiç Foucault'yu konuşurken görmemiştim, ordan Derrida'nın bir söyleşisine girdim. Derrida'yı konuşurken gördüm. Hatta tanıştım da, ama o başka hikaye. Derrida'nın söyleşilerine bakarken Heidegger'in bir söyleşisine rastladım. Başlıkta Heidegger Marx'ı eleştiriyor diyordu ama oysa başka bir şey anlatıyor Heidegger Marx'la ilgili. (Bu da ingilizce alt yazılı başka bir söyleşisi.) Neyse. Heidegger'i de konuşurken hiç görmedim. Nerden göreyim. Sonra bi de ne göreyim; Nietzsche'nin son günlerinde çekilmiş bir film kaydı, sene 1899. Sahici kayıda benziyor. Nietzsche'yi görmek. Nietzsche'ye bakmak. Birden ekranında yatağında oturmuş etrafa bakan Nietzsche'yi bulmak.




Sonra dışarıya eksi onbeşe çıkıp bir sigara içtim.

Pazar, Ocak 20, 2008

mutfak ekonomisi ve küresel kanada mutfağı

Günlük tutmayacağım burda dedim ama yazmayalı da ne kadar çok zaman olmuş. bu arada Montreal'e gittim Kasım ayında, sonra Noel'de Ohio'ya gittim. yılbaşından sonra acayip parasız kaldım. haliyle. Amerika'dan kediyle döndüm, şimdi altı aylık bir kediyle yaşıyorum. hayatımın en güzel değişikliği son zamanlarda olan. facebook'a koyuyorum fotoları o yüzden de biraz ihmal ettim burayı. ha, bir de artık annem de facebook'ta, tabii ne kadar kullanır onu bilemiyorum ama diyeceğim, annem bile facebook'ta. bilemiyorum artık lafım kime gitsin.



ABD'de pek çok şey Kanada'dan çok daha ucuz, nedenini tam kestiremedim. yani kestiriyorum elbet ama iki ekonomiyi de karşılaştıracak kadar iyi bilmiyorum. Kanada'ya geri dönmeden önce ben de geleneğe uyup bütçeme göre alışveriş yaptım, market alışverişi. bütçemde olmadığı halde kitap da almıştım o yüzden bütçe diye bir şey pek kalmamıştı ama az bir şey almaya karar verdim. hani geçen sene herşeyin nerede üretildiğine bakma takıntım vardı. kıyafetlerin, ayakkabıların, mobilyaların, eşyaların. bu sıralarda da yiyeceklerin nerede üretildiğine bakma merakı geliştirdim. hani burda ne yiyorum diye soracak olsanız, bence Kanada'da yaşam deneyimini çok güzel tarif eden bir şey çıkıyor ortaya. şöyle bir liste çıkıyor mesela:



isviçre peyniri, alman salamı, yunan beyaz peyniri, kaliforniya bademi, kaliforniya cevizi, kaliforniya kuru kayısısı (kaliforniyada bu kadar tarım yapıldığını bilmiyordum, marketten öğreniyorum, bu arada türk kayısı üreticilerine de dağıtımlarının kötü olduğunu hatırlatmak lazım, türk kuru üzümü bulunuyor ama türk kayısısı her yerde bulunmuyor), güney afrika konserve şeftalisi, kolombiya kahvesi, ingiliz çayı (o da türkiye'den getirdiğim çay hemen bitmesin diye sabahları içtiğim poşet çay), tayland ton balığı (evet ya, tayland), etc. etc.



bazı paketlerin üzerinde kanada adresi var ama zeytinyağının kanada'da üretildiğini hiç sanmıyorum. italya ve ispanya gibi zeytin ve zeytinyağı sanayii gelişmiş ülkeler şişelemeden de zeytinyağı satıyorlar ve alan firmalar piyasaya uygun bir lezzet yakalamak için (nerden ibliyorlarsa insanların neden hoşlandıklarını) bir kaç tür ve kalitede zeytinyağını karıştırıyorlar, mesela ispanya rivierasıyla italyan süzmesini. dolayısıyla üretildiği yerde şişelenmeyen zeytinyağının ne olduğunu ve nerden geldiğini kestirmek zor olduğu gibi, aslında bir karışım almış oluyorum, ama ucuza geliyor. bi daha sefere gelirken siyah zeytin de getireceğim, burda bir tek salamura siyah zeytin var, biz ona zeytin demeyiz :) bi de üstelik kalamata zeytin, hiç hazzetmem. bu zeytinin salamura veyahut da turşu olduğunu ve bizde makbul olmadığını anlatmaya çalıştım arkadaşıma, lafı fazla uzattım sanıyorum. bir şeyin aslını bilince insan ister istemez ukala oluyor. evet "aslı" diye bir şey var, sabahları beyaz peynir ve siyah zeytinle kahvaltı etmiş biri için beyaz peynirin "aslı" ve zeytinin "aslı" diye bir şey var bu dünyada. bu kültürel çeşitlilik ve kültürel göreceliliğin bittiği bir nokta var: o da benim damak tadım. neyse, abd'de gittiğimiz, daha çok gourmet yiyecekler satan bir marketten küçük bir kavanoz fas üretimi sele zeytini aldım, keşke birden falza alsaymışım.



kanada'da hele de ontario ovasında yetiştirilen şeyler var tabii, ne de olsa ontario tarım ovası, hmm, mesela elma. geçtiğimiz yazın sonunda satış yapılan bir çiftliğe gidip sepetle elma ve üzüm topladık. aklıma geyve ovasının meyve bahçeleri ve orada yediğim elma ve ayvalar geldi tabii. bir de yağmurlardan sonra yaptığımız bağ bozumu. gene geyve'de çitlerine "bakıp da nazar etme, gir bahçeme istediğin kadar ye" yazılmış meyve bahçeleri geldi. işte yaz sonunda çiftlikte elma ve üzüm toplamamızın ne bağ bozumuyla ne de o meyve bahçelerine dalmakla bir benzerliği var. "bahçeye dalmak" diye bir şey var mesela, istanbul'da büyümeme rağmen az "bahçeye" dalmamışımdır. en çok da dut ve ceviz. hele incir dediğin her yerde biten bir ağaçtır, yani incir yemek için bahçeye bile dalmak gerekmez çoğu zaman. hala daha manavda incir satıldığını gördüğümde küfür yemiş gibi olurum. neyse, ben ontario bahçesini anlatıyordum, daha doğrusu çiftliğini. elma ve üzüm ağaçlarının yanı sıra, girişte çitle çevrilmiş bir alana da çiftlik hayvanlarını koymuşları, adına "çiftlik" demek ayıp olmasın, çocuklar da gerçek hayvan görüp eğlensin, öğrensin diye. çiftlik-marketler haliyle şehrin biraz dışında, haftasonları ailelerin uğrak yerlerinden. çiftliğe arabayla giriliyor (drive-in çiftlik), girişte bize birer sepet ve bir liste veriliyor. sağlı sollu her ağaç sırasına bir numara verilmiş, listede de hangi sıranın ne tür olduğu, ve hangi sıralardan toplanabileceği yazıyor. yani listeyle "bahçeye dalınıyor". hani bunu sever miyim diye dalından tatmak biraz ayıp, çünkü çıkışta sepet tartılıp parasını ödemek gerekiyor. ben de yere düşmüş ve ezilmemişlerden tattım. ona yakın elma çeşidi vardı. çıkışta da gene çiftlikte üretilmiş meyve sebze ve doğal üretim reçel ve hatta pasta satılan bir market var. hiç dalından toplama derdiyle uğraşmayıp direk ordan da alınabiliyor. gelecek bahar çilek "çiftliğine" gitmek istiyorum, ontario'nun çilekleri küçük ve lezzetli. yerel üretimi destekleyen marketlerden bir kaç defa "yerel üretim" çilek almıştım.