Makale okurken Foucault'nun bibliyografyasına bakmam icap etti, internete girdim sonra nerden bulduysam youtube'da Foucault ile Chomsky'nin diyaloğuna rastladım, sene 1971. Ordan Foucault'nun başka videolarına bakayım dedim, hiç Foucault'yu konuşurken görmemiştim, ordan Derrida'nın bir söyleşisine girdim. Derrida'yı konuşurken gördüm. Hatta tanıştım da, ama o başka hikaye. Derrida'nın söyleşilerine bakarken Heidegger'in bir söyleşisine rastladım. Başlıkta Heidegger Marx'ı eleştiriyor diyordu ama oysa başka bir şey anlatıyor Heidegger Marx'la ilgili. (Bu da ingilizce alt yazılı başka bir söyleşisi.) Neyse. Heidegger'i de konuşurken hiç görmedim. Nerden göreyim. Sonra bi de ne göreyim; Nietzsche'nin son günlerinde çekilmiş bir film kaydı, sene 1899. Sahici kayıda benziyor. Nietzsche'yi görmek. Nietzsche'ye bakmak. Birden ekranında yatağında oturmuş etrafa bakan Nietzsche'yi bulmak.
Sonra dışarıya eksi onbeşe çıkıp bir sigara içtim.
Perşembe, Şubat 28, 2008
Pazar, Ocak 20, 2008
mutfak ekonomisi ve küresel kanada mutfağı
Günlük tutmayacağım burda dedim ama yazmayalı da ne kadar çok zaman olmuş. bu arada Montreal'e gittim Kasım ayında, sonra Noel'de Ohio'ya gittim. yılbaşından sonra acayip parasız kaldım. haliyle. Amerika'dan kediyle döndüm, şimdi altı aylık bir kediyle yaşıyorum. hayatımın en güzel değişikliği son zamanlarda olan. facebook'a koyuyorum fotoları o yüzden de biraz ihmal ettim burayı. ha, bir de artık annem de facebook'ta, tabii ne kadar kullanır onu bilemiyorum ama diyeceğim, annem bile facebook'ta. bilemiyorum artık lafım kime gitsin.
ABD'de pek çok şey Kanada'dan çok daha ucuz, nedenini tam kestiremedim. yani kestiriyorum elbet ama iki ekonomiyi de karşılaştıracak kadar iyi bilmiyorum. Kanada'ya geri dönmeden önce ben de geleneğe uyup bütçeme göre alışveriş yaptım, market alışverişi. bütçemde olmadığı halde kitap da almıştım o yüzden bütçe diye bir şey pek kalmamıştı ama az bir şey almaya karar verdim. hani geçen sene herşeyin nerede üretildiğine bakma takıntım vardı. kıyafetlerin, ayakkabıların, mobilyaların, eşyaların. bu sıralarda da yiyeceklerin nerede üretildiğine bakma merakı geliştirdim. hani burda ne yiyorum diye soracak olsanız, bence Kanada'da yaşam deneyimini çok güzel tarif eden bir şey çıkıyor ortaya. şöyle bir liste çıkıyor mesela:
isviçre peyniri, alman salamı, yunan beyaz peyniri, kaliforniya bademi, kaliforniya cevizi, kaliforniya kuru kayısısı (kaliforniyada bu kadar tarım yapıldığını bilmiyordum, marketten öğreniyorum, bu arada türk kayısı üreticilerine de dağıtımlarının kötü olduğunu hatırlatmak lazım, türk kuru üzümü bulunuyor ama türk kayısısı her yerde bulunmuyor), güney afrika konserve şeftalisi, kolombiya kahvesi, ingiliz çayı (o da türkiye'den getirdiğim çay hemen bitmesin diye sabahları içtiğim poşet çay), tayland ton balığı (evet ya, tayland), etc. etc.
bazı paketlerin üzerinde kanada adresi var ama zeytinyağının kanada'da üretildiğini hiç sanmıyorum. italya ve ispanya gibi zeytin ve zeytinyağı sanayii gelişmiş ülkeler şişelemeden de zeytinyağı satıyorlar ve alan firmalar piyasaya uygun bir lezzet yakalamak için (nerden ibliyorlarsa insanların neden hoşlandıklarını) bir kaç tür ve kalitede zeytinyağını karıştırıyorlar, mesela ispanya rivierasıyla italyan süzmesini. dolayısıyla üretildiği yerde şişelenmeyen zeytinyağının ne olduğunu ve nerden geldiğini kestirmek zor olduğu gibi, aslında bir karışım almış oluyorum, ama ucuza geliyor. bi daha sefere gelirken siyah zeytin de getireceğim, burda bir tek salamura siyah zeytin var, biz ona zeytin demeyiz :) bi de üstelik kalamata zeytin, hiç hazzetmem. bu zeytinin salamura veyahut da turşu olduğunu ve bizde makbul olmadığını anlatmaya çalıştım arkadaşıma, lafı fazla uzattım sanıyorum. bir şeyin aslını bilince insan ister istemez ukala oluyor. evet "aslı" diye bir şey var, sabahları beyaz peynir ve siyah zeytinle kahvaltı etmiş biri için beyaz peynirin "aslı" ve zeytinin "aslı" diye bir şey var bu dünyada. bu kültürel çeşitlilik ve kültürel göreceliliğin bittiği bir nokta var: o da benim damak tadım. neyse, abd'de gittiğimiz, daha çok gourmet yiyecekler satan bir marketten küçük bir kavanoz fas üretimi sele zeytini aldım, keşke birden falza alsaymışım.
kanada'da hele de ontario ovasında yetiştirilen şeyler var tabii, ne de olsa ontario tarım ovası, hmm, mesela elma. geçtiğimiz yazın sonunda satış yapılan bir çiftliğe gidip sepetle elma ve üzüm topladık. aklıma geyve ovasının meyve bahçeleri ve orada yediğim elma ve ayvalar geldi tabii. bir de yağmurlardan sonra yaptığımız bağ bozumu. gene geyve'de çitlerine "bakıp da nazar etme, gir bahçeme istediğin kadar ye" yazılmış meyve bahçeleri geldi. işte yaz sonunda çiftlikte elma ve üzüm toplamamızın ne bağ bozumuyla ne de o meyve bahçelerine dalmakla bir benzerliği var. "bahçeye dalmak" diye bir şey var mesela, istanbul'da büyümeme rağmen az "bahçeye" dalmamışımdır. en çok da dut ve ceviz. hele incir dediğin her yerde biten bir ağaçtır, yani incir yemek için bahçeye bile dalmak gerekmez çoğu zaman. hala daha manavda incir satıldığını gördüğümde küfür yemiş gibi olurum. neyse, ben ontario bahçesini anlatıyordum, daha doğrusu çiftliğini. elma ve üzüm ağaçlarının yanı sıra, girişte çitle çevrilmiş bir alana da çiftlik hayvanlarını koymuşları, adına "çiftlik" demek ayıp olmasın, çocuklar da gerçek hayvan görüp eğlensin, öğrensin diye. çiftlik-marketler haliyle şehrin biraz dışında, haftasonları ailelerin uğrak yerlerinden. çiftliğe arabayla giriliyor (drive-in çiftlik), girişte bize birer sepet ve bir liste veriliyor. sağlı sollu her ağaç sırasına bir numara verilmiş, listede de hangi sıranın ne tür olduğu, ve hangi sıralardan toplanabileceği yazıyor. yani listeyle "bahçeye dalınıyor". hani bunu sever miyim diye dalından tatmak biraz ayıp, çünkü çıkışta sepet tartılıp parasını ödemek gerekiyor. ben de yere düşmüş ve ezilmemişlerden tattım. ona yakın elma çeşidi vardı. çıkışta da gene çiftlikte üretilmiş meyve sebze ve doğal üretim reçel ve hatta pasta satılan bir market var. hiç dalından toplama derdiyle uğraşmayıp direk ordan da alınabiliyor. gelecek bahar çilek "çiftliğine" gitmek istiyorum, ontario'nun çilekleri küçük ve lezzetli. yerel üretimi destekleyen marketlerden bir kaç defa "yerel üretim" çilek almıştım.
ABD'de pek çok şey Kanada'dan çok daha ucuz, nedenini tam kestiremedim. yani kestiriyorum elbet ama iki ekonomiyi de karşılaştıracak kadar iyi bilmiyorum. Kanada'ya geri dönmeden önce ben de geleneğe uyup bütçeme göre alışveriş yaptım, market alışverişi. bütçemde olmadığı halde kitap da almıştım o yüzden bütçe diye bir şey pek kalmamıştı ama az bir şey almaya karar verdim. hani geçen sene herşeyin nerede üretildiğine bakma takıntım vardı. kıyafetlerin, ayakkabıların, mobilyaların, eşyaların. bu sıralarda da yiyeceklerin nerede üretildiğine bakma merakı geliştirdim. hani burda ne yiyorum diye soracak olsanız, bence Kanada'da yaşam deneyimini çok güzel tarif eden bir şey çıkıyor ortaya. şöyle bir liste çıkıyor mesela:
isviçre peyniri, alman salamı, yunan beyaz peyniri, kaliforniya bademi, kaliforniya cevizi, kaliforniya kuru kayısısı (kaliforniyada bu kadar tarım yapıldığını bilmiyordum, marketten öğreniyorum, bu arada türk kayısı üreticilerine de dağıtımlarının kötü olduğunu hatırlatmak lazım, türk kuru üzümü bulunuyor ama türk kayısısı her yerde bulunmuyor), güney afrika konserve şeftalisi, kolombiya kahvesi, ingiliz çayı (o da türkiye'den getirdiğim çay hemen bitmesin diye sabahları içtiğim poşet çay), tayland ton balığı (evet ya, tayland), etc. etc.
bazı paketlerin üzerinde kanada adresi var ama zeytinyağının kanada'da üretildiğini hiç sanmıyorum. italya ve ispanya gibi zeytin ve zeytinyağı sanayii gelişmiş ülkeler şişelemeden de zeytinyağı satıyorlar ve alan firmalar piyasaya uygun bir lezzet yakalamak için (nerden ibliyorlarsa insanların neden hoşlandıklarını) bir kaç tür ve kalitede zeytinyağını karıştırıyorlar, mesela ispanya rivierasıyla italyan süzmesini. dolayısıyla üretildiği yerde şişelenmeyen zeytinyağının ne olduğunu ve nerden geldiğini kestirmek zor olduğu gibi, aslında bir karışım almış oluyorum, ama ucuza geliyor. bi daha sefere gelirken siyah zeytin de getireceğim, burda bir tek salamura siyah zeytin var, biz ona zeytin demeyiz :) bi de üstelik kalamata zeytin, hiç hazzetmem. bu zeytinin salamura veyahut da turşu olduğunu ve bizde makbul olmadığını anlatmaya çalıştım arkadaşıma, lafı fazla uzattım sanıyorum. bir şeyin aslını bilince insan ister istemez ukala oluyor. evet "aslı" diye bir şey var, sabahları beyaz peynir ve siyah zeytinle kahvaltı etmiş biri için beyaz peynirin "aslı" ve zeytinin "aslı" diye bir şey var bu dünyada. bu kültürel çeşitlilik ve kültürel göreceliliğin bittiği bir nokta var: o da benim damak tadım. neyse, abd'de gittiğimiz, daha çok gourmet yiyecekler satan bir marketten küçük bir kavanoz fas üretimi sele zeytini aldım, keşke birden falza alsaymışım.
kanada'da hele de ontario ovasında yetiştirilen şeyler var tabii, ne de olsa ontario tarım ovası, hmm, mesela elma. geçtiğimiz yazın sonunda satış yapılan bir çiftliğe gidip sepetle elma ve üzüm topladık. aklıma geyve ovasının meyve bahçeleri ve orada yediğim elma ve ayvalar geldi tabii. bir de yağmurlardan sonra yaptığımız bağ bozumu. gene geyve'de çitlerine "bakıp da nazar etme, gir bahçeme istediğin kadar ye" yazılmış meyve bahçeleri geldi. işte yaz sonunda çiftlikte elma ve üzüm toplamamızın ne bağ bozumuyla ne de o meyve bahçelerine dalmakla bir benzerliği var. "bahçeye dalmak" diye bir şey var mesela, istanbul'da büyümeme rağmen az "bahçeye" dalmamışımdır. en çok da dut ve ceviz. hele incir dediğin her yerde biten bir ağaçtır, yani incir yemek için bahçeye bile dalmak gerekmez çoğu zaman. hala daha manavda incir satıldığını gördüğümde küfür yemiş gibi olurum. neyse, ben ontario bahçesini anlatıyordum, daha doğrusu çiftliğini. elma ve üzüm ağaçlarının yanı sıra, girişte çitle çevrilmiş bir alana da çiftlik hayvanlarını koymuşları, adına "çiftlik" demek ayıp olmasın, çocuklar da gerçek hayvan görüp eğlensin, öğrensin diye. çiftlik-marketler haliyle şehrin biraz dışında, haftasonları ailelerin uğrak yerlerinden. çiftliğe arabayla giriliyor (drive-in çiftlik), girişte bize birer sepet ve bir liste veriliyor. sağlı sollu her ağaç sırasına bir numara verilmiş, listede de hangi sıranın ne tür olduğu, ve hangi sıralardan toplanabileceği yazıyor. yani listeyle "bahçeye dalınıyor". hani bunu sever miyim diye dalından tatmak biraz ayıp, çünkü çıkışta sepet tartılıp parasını ödemek gerekiyor. ben de yere düşmüş ve ezilmemişlerden tattım. ona yakın elma çeşidi vardı. çıkışta da gene çiftlikte üretilmiş meyve sebze ve doğal üretim reçel ve hatta pasta satılan bir market var. hiç dalından toplama derdiyle uğraşmayıp direk ordan da alınabiliyor. gelecek bahar çilek "çiftliğine" gitmek istiyorum, ontario'nun çilekleri küçük ve lezzetli. yerel üretimi destekleyen marketlerden bir kaç defa "yerel üretim" çilek almıştım.
Cuma, Kasım 30, 2007
sinek kardeş
galiba artık buralı oluyorum, yazdığım falan yok bloguma. oluyor muyum gerçekten? biraz.
meyva sinekleri ev hayvanı olabilirler mi? yani evde yaşıyorlar da, hani kedi, köpek, kanarya, kaplumbağa oluyor da neden meyva sineği olmasın? baş harfi "k" mı olmak zorunda? bunun kanatları mavimsi gri üstelik, bildiğim meyva sineklerinden daha büyük. geceleri ortalığa çıkıyor. gündüzleri hiç görmedim. yok ya, delirmedim. delirdim diyen deli yoktur ama olsun, yine de diyeyim. masamın etrafında dolaşmasını anlıyorum, ne de olsa bilgisayar var, lamba var, ısı kaynakları var. ama bu hayvancağız elimi uzattığımda üstüne konuyor. sonra üflüyorum gitmiyor. uçarak bir ileri bir geri zıplıyor masada. artist. dün gece de kitap okurken inatla koluma konuyordu. pire falan değil! gayet kanatları var, mavi-gri.
Hamsun'un Açlık romanında buna benzer bir sahne vardı ama anımsayamıyorum, açlıktan aklını kaybedip bir süre sonra hayvanatlarla arkadaşlık etmeye başlar.
aç olduğum söylenemez.
meyva sinekleri ev hayvanı olabilirler mi? yani evde yaşıyorlar da, hani kedi, köpek, kanarya, kaplumbağa oluyor da neden meyva sineği olmasın? baş harfi "k" mı olmak zorunda? bunun kanatları mavimsi gri üstelik, bildiğim meyva sineklerinden daha büyük. geceleri ortalığa çıkıyor. gündüzleri hiç görmedim. yok ya, delirmedim. delirdim diyen deli yoktur ama olsun, yine de diyeyim. masamın etrafında dolaşmasını anlıyorum, ne de olsa bilgisayar var, lamba var, ısı kaynakları var. ama bu hayvancağız elimi uzattığımda üstüne konuyor. sonra üflüyorum gitmiyor. uçarak bir ileri bir geri zıplıyor masada. artist. dün gece de kitap okurken inatla koluma konuyordu. pire falan değil! gayet kanatları var, mavi-gri.
Hamsun'un Açlık romanında buna benzer bir sahne vardı ama anımsayamıyorum, açlıktan aklını kaybedip bir süre sonra hayvanatlarla arkadaşlık etmeye başlar.
aç olduğum söylenemez.
Perşembe, Kasım 01, 2007
arabalı çöpçü
Mahallemde arabalı bir çöpçü var, politik açıdan daha uygun bir kelime bilmiyorum. Evet, arabası var, çöpleri karıştırmaya arabayla gidiyor yani. Bu sabah sekizde bildiğimiz çöpçü olduğuna emin oldum. Ne diyeceğimi bilmiyorum, atlatabilmiş değilim.
Pazartesi, Ekim 15, 2007
Bayram tebriği
Bayram olduğundan haberim yoktu, ne arayanım var ne soranım, ne bayram kutlayanım. Bir Şükran Günü daha geçti, geçen hafta, deli gibi yoğundum. Ama şikayet etmeyeceğim, dırdır da etmeyeceğim.
Onun yerine şaşkın ben gene ne şaşkınlık ettim hikayesi anlatacağım. Cumartesi sabahı dokuz buçukta okulda olmam gerekiyordu, çünkü düzenlediğimiz konferansın olacağı odaların anahtarları bende idi. Kalktığımda saat dokuzdu (sabahın beşinde yatmıştım ama), üzerime pantalon çekip taksi çağırdım. Neyse taksi hemen geldi, atladım. Bu saatte trafik açıktır diye düşündüm, ama zaten İstanbul'da değilim diye hatırladım sonra. Taksi beni uzun yoldan dolaştırıp kazıklamaya kalkar mı diye etrafa bakmayı unuttum, ama ne kadar dolaştırabilir zaten. Sonra şoförün telefonu çaldı, aaa, ilginç derecede tanıdık ama pek de tanımadık bir dilde, yani Türkçeyle konuşuyor. Ne konuştuğunu anlamıyorum. Azerice gibi, sonra sordum türkçe "Azeri misiniz?" diye. Amca şaşırdı, nece ne diyeceğini bilemedi, ben de aynı şeyi bu defa ingilizce sordum sonra ingilizce konuşmaya devam ettik. Irak Türkmeni imiş, memleketten aramışlar bayramını kutlamaya. Sonra türkçe'ye döndük nedense. İstanbul'da evi varmış, ailesi ordaymış, on beş yıldır burdaymış, Londra'da beş yüz kadar Türkmen varmış, hatta lokalleri bile varmış da bayramlaşacaklarmış. O sırada okula varmıştık ki cüzdanımda sandığım kadar para olmadığını gördüm, zaten sandığım bir miktar yoktu. Sadece taksiye yetecek kadar olduğunu tahmin ediyordum, yanılmışım. Hemen atm'ye koşar çekerim dedim, yok, ya etme hemen şurası, yok, ama olmaz ki, ne olacak ne varsa onu verirsin, ama ya derken verdim bütün cebimdeki bozukluklarla. Sabah şaşkınlığın, annem bilir, bilenler bilir diyeyim, bi de sonra ödeşiriz dedim. Sanki burası kasaba da toplasan on taksi var. Ama matematikte post-dok yapanı tanıyordu. Dünya küçük dedim. Bi de üstüne üstlük bayramını kutlayıp arabadan indim, binanın önünde üç kafadar organizatördaşlarım duruyordu selam deyip durumu anlatmaya başladım ki jeton düştü, neden birinden borç istemiyorum diye, derken arkamı döndüm, taksi de arkasını dönmüş yola koyulmuştu bile. Şaşkınlık üstüne şaşkınlık.
Onun yerine şaşkın ben gene ne şaşkınlık ettim hikayesi anlatacağım. Cumartesi sabahı dokuz buçukta okulda olmam gerekiyordu, çünkü düzenlediğimiz konferansın olacağı odaların anahtarları bende idi. Kalktığımda saat dokuzdu (sabahın beşinde yatmıştım ama), üzerime pantalon çekip taksi çağırdım. Neyse taksi hemen geldi, atladım. Bu saatte trafik açıktır diye düşündüm, ama zaten İstanbul'da değilim diye hatırladım sonra. Taksi beni uzun yoldan dolaştırıp kazıklamaya kalkar mı diye etrafa bakmayı unuttum, ama ne kadar dolaştırabilir zaten. Sonra şoförün telefonu çaldı, aaa, ilginç derecede tanıdık ama pek de tanımadık bir dilde, yani Türkçeyle konuşuyor. Ne konuştuğunu anlamıyorum. Azerice gibi, sonra sordum türkçe "Azeri misiniz?" diye. Amca şaşırdı, nece ne diyeceğini bilemedi, ben de aynı şeyi bu defa ingilizce sordum sonra ingilizce konuşmaya devam ettik. Irak Türkmeni imiş, memleketten aramışlar bayramını kutlamaya. Sonra türkçe'ye döndük nedense. İstanbul'da evi varmış, ailesi ordaymış, on beş yıldır burdaymış, Londra'da beş yüz kadar Türkmen varmış, hatta lokalleri bile varmış da bayramlaşacaklarmış. O sırada okula varmıştık ki cüzdanımda sandığım kadar para olmadığını gördüm, zaten sandığım bir miktar yoktu. Sadece taksiye yetecek kadar olduğunu tahmin ediyordum, yanılmışım. Hemen atm'ye koşar çekerim dedim, yok, ya etme hemen şurası, yok, ama olmaz ki, ne olacak ne varsa onu verirsin, ama ya derken verdim bütün cebimdeki bozukluklarla. Sabah şaşkınlığın, annem bilir, bilenler bilir diyeyim, bi de sonra ödeşiriz dedim. Sanki burası kasaba da toplasan on taksi var. Ama matematikte post-dok yapanı tanıyordu. Dünya küçük dedim. Bi de üstüne üstlük bayramını kutlayıp arabadan indim, binanın önünde üç kafadar organizatördaşlarım duruyordu selam deyip durumu anlatmaya başladım ki jeton düştü, neden birinden borç istemiyorum diye, derken arkamı döndüm, taksi de arkasını dönmüş yola koyulmuştu bile. Şaşkınlık üstüne şaşkınlık.
Cuma, Ekim 05, 2007
Miriam'ın geçen günlerde çalınan, dededen kalma, eski zamanlar bisikletlerinin modelinde yapılmış, pedal frenli, o yüzden de Miriam ailesinin yanına gittiğinde iki hafta bana bıraktığında küçük bir kazacık atlattığım, buna rağmen yolda (kaldırımda) giderken yoldan geçenlerin bakıp "bisikletin de pek hoşmuş" diye laf attıkları bisiklet. Benim mutfakta, ünlü civciv sarısı masama dayanmış poz verirken.
Miriam'a aramızda kısaca Meryem diyebiliriz. Kızmak bir yana bilakis sevinir duysa.
Pazartesi, Eylül 24, 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)