Sanal deyince nedense insanın aklına internet ortamındaki çet odaları geliyor ("oda" lafı da IRC zamanından kalma, fi tarih). Oysa sanal kavramı internetin icadından çok öncesinden beri var (belki yazının icadıyla damgalanabilir başlangıcı), Romantik dönem romanlarını okumuş olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Werther'in acılarının sanal olduğunu kastetmiyorum elbette. Daha genel olarak edebiyatın ruhunda var sanallık, Werther sanal bir karakter bir kere. Yok öyle birisi. Ve de var öyle birisi, Goethe yaratmış. Oysa zamanımıza damgasını vuran sanallık değil, geçenlerde kaybettiğimiz (toprağı bol olsun) Jean Baudrillard'ın çok güzel belirttiği gibi simülasyon. İnternet ortamında herhangi bir yerde kendinize profil yarattıysanız kendi elinizle bir simülasyon yarattınız demektir, yaratmadıysanız da başkaları sizin adınıza yaratmıştır. Gizemli konuşmayayım: çıkarıp nüfus cüzdanınıza bakmanız yeterli. Orda bir takım şeyler yazıyor: bunlardan hangisi sizsiniz? Hepsi birlikte mi? Emin misiniz?
Neyse, bir takım isimler ve kavramlardan bahsedip ukalalık etmek istemiyorum. Sanal üzüm yediğimi söylemek istemiştim sadece. Yeme eylemim değil, üzümün kendisi sanaldı. Yani markete gittim bugün, biraz taze meyve ve sebze yiyeyim diye onlardan aldım. Gene eşşek yükü gibi yüklendim; hem kendime kızarak hem de bir yandan sırtımda koca sırt çantası, bisikletin iki yanında birer alışveriş torbası, tintini gidişime gülerek eve geldim. Baharın etkisi, geçen defa sonbaharda aynı şeyi yaptığımda nerdeyse sinirden ağlayacaktım. Üzümü yıkadım, yemeye başladım. Burda kocaman üzümlerden var, yeşil olanlardan, bizde de parmak üzüm mü derler ne ondan ama çekirdeksiz. Isırdıkça kıtır kıtır hissi veriyor, ama sert değil, üstelik sulu ve de tatlı. Evet, yani yedikçe bünyede bir tür doyma hissi yaratıyor, suyu ve şekeri besliyor, hissedebiliyorum. Rengi, dokusu tutuyor, onun dışında kimse bana bunun üzüm olduğunu söyleyemez, öyle yiyorum, yerken çıkardığım ses hoşuma gidiyor, bir de tanelerin suyu ağzımın içinde dağılıyor, onu da seviyorum. Şimdi buldum: kendimi bilim kurgu filminde bir karakter gibi hissettim, gelecekte bir zamanda geçmiş arşivlerine bakarak simüle ettikleri bir meyveyi koyuyorlar önüme, ben tabii geçmişten geldiğim için biliyorum yoksa bilemezdim, ona da üzüm diyorlar, hem de bir sürü paraya satıyorlar, öyle bedava da koymuyorlar önüme. Simülasyonunuzu yiyeyim! diye bitirmek istiyorum. Sonuç cümlesi: Sanal üzüm bedava, simülasyonu parayla.
ps: bir de, meyve midir, meyva mı? Yoksa şunun gibi mi: "You like potato, and I like potahto!"? Burdaki göndermemi izlemek isteyenler (seyretmek anlamındaki 'izlemek' değil, takip etmek anlamındaki 'izlemek') bir sonraki (sayfada üstte oluyor) entrime bakabilirler (yani dinleyebilirler). Off güzel türkçem nelere kadirsin!
Pazartesi, Nisan 02, 2007
Cuma, Mart 23, 2007
Toronto yolculuğu
Toronto ve şömendifer
Sonunda geçen ay Torono'ya gidip Kanada'nın şehirlerinden birini görebildim. Yaşadığım yer de şehir ama Toronto'yu görünce olmadığına karar verdim. Toronto çok güzel ya da etkileyici olduğundan değil, ama en azından şehir. Burası Toronto'yla karşılaştırılınca kasaba. İstanbul'la karşılaştırmak istemiyorum, yeterince abesle iştigal ediyorum zannımca.
Toronto'ya gitmek üzere sabahın köründe kalkıp taksi çağırdım, sonra aklıma geldi "yahu hangi tren istasyonundan kalkıyor bu tren?" Nasılsa taksi şoförü biliyordur diye pek dert etmedim. Taksi şoförü de hangi istasyon diye sormadı zaten. Şehirden, pardon, Londra'dan geçen iki demir yolu var, sadece bir tanesini yolcu taşıyan trenler kullanıyor. İstasyona gelince burda sadece bir tane istasyon olduğunu fark ettim.
Daha çok Varan veya Ulusoy otobüslerinin tesislerine benziyor istasyon. Nerdee Sirkeci İstasyonu, hani Haydarpaşa? Neyse. Toronto'ya gidecek olan yolcular çağrıldı, yolcular tesis kapısında nedense kuyruğa binip kapıda biletlerini görevliye gösterdi. Sonra trene binmek üzere sabah soğuğuna çıkıp trenin yanında gene kuyruğa girildi. Trenin kompartmanlarından birinin kapısı açıldı, merdiveni indirildi (çünkü nedense trenler çok yüksek, sanırım kardan dolayı), merdiven de buz tutmuş, yolcular yine tek tek biletlerini göstererek kompartmana bindiler. Koltuklar otobüslerdeki gibi, içerisi daha çok uçağa benziyor, kompartmanın girişinde kahve çay yapma bölmesi var uçaklardaki gibi, sonra büyük bavulları koyma bölümü var. Yerleştikten biraz sonra kompartmanın hostesi meşrubat-kahve arabasıyla isteyene kahve sattı.
Şehirlerarası otobüs Toronto'ya dolaşa dolaşa beş saatte gittiği için trenle 2 küsür saatte gitmek daha mantıklıydı. Üstelik rahatmış da. Ama trenin ritmi tuhaftı, genelde trenlerin insanı (yani beni) gevşeten, uykusunu getiren bir ritmi vardır, bu trenin ritmi pek aritmikti. Tren Toronto güzergahında iki şehirde (pardon kasabada) durduktan sonra Toronto'ya vardı. Ben yolda hala "acaba hangi istasyonda inmek gerekiyor şehir merkezine gitmek için?" diye soruyordum kafamda. Toronto'ya gelince muavin ses etti "Toronto yolcuları!" diye. Nedense Toronto-doğu, Toronto-merkez, Toronto-batı gibi istasyonlar olmasını bekliyordum. Ah Alice the dreamer! Burası Kuzey Amerika, burda eski kıta banliyöleri işlemiyor, burda herkesin arabası var, arabası olmayanın motorsikleti var, motorsikleti olmayanın bisikleti var, bisikleti olmayanın kaykayı var, kaykayı olmayanın ayakları var.
Bindiğimiz gibi sırayla ve tek tek indik trenden. Neyse ki tren istasyonu ile metronun yeraltından bağlantısı vardı, ve ne ilginç, yaşlı bir turizm görevlisi bedava şehir merkezi haritası verdi. Toronto'nun pek büyük olmasa da, İstanbul'unkinden daha uzun bir metrosu var. İyi ki de varmış çünkü dışarda öyle bir rüzgar vardı ki, dışarda eldivenimden parmaklarımı çıkardıktan sonra yaklaşık yirmi saniye sonra parmaklarımı hissetmiyordum. Sanırım Toronto'nu bu yılki en soğuk haftasonunu seçmişim şehri görmek için. Soğuk neymiş Toronto'da gördüm bu sene, cumartesi günü hissedilen eksi yirmisekizdi, merak edenlere.
ps: Muallakta kalmasın, sigara içmek için parmakları eldivenden çıkarmak gerekiyor, ne de olsa hiçbir üstü kapalı mekanda sigara içilmiyor. Hala bir kahveye oturduğumda masada küllük olmamasını garipsiyorum.
Sonunda geçen ay Torono'ya gidip Kanada'nın şehirlerinden birini görebildim. Yaşadığım yer de şehir ama Toronto'yu görünce olmadığına karar verdim. Toronto çok güzel ya da etkileyici olduğundan değil, ama en azından şehir. Burası Toronto'yla karşılaştırılınca kasaba. İstanbul'la karşılaştırmak istemiyorum, yeterince abesle iştigal ediyorum zannımca.
Toronto'ya gitmek üzere sabahın köründe kalkıp taksi çağırdım, sonra aklıma geldi "yahu hangi tren istasyonundan kalkıyor bu tren?" Nasılsa taksi şoförü biliyordur diye pek dert etmedim. Taksi şoförü de hangi istasyon diye sormadı zaten. Şehirden, pardon, Londra'dan geçen iki demir yolu var, sadece bir tanesini yolcu taşıyan trenler kullanıyor. İstasyona gelince burda sadece bir tane istasyon olduğunu fark ettim.
Daha çok Varan veya Ulusoy otobüslerinin tesislerine benziyor istasyon. Nerdee Sirkeci İstasyonu, hani Haydarpaşa? Neyse. Toronto'ya gidecek olan yolcular çağrıldı, yolcular tesis kapısında nedense kuyruğa binip kapıda biletlerini görevliye gösterdi. Sonra trene binmek üzere sabah soğuğuna çıkıp trenin yanında gene kuyruğa girildi. Trenin kompartmanlarından birinin kapısı açıldı, merdiveni indirildi (çünkü nedense trenler çok yüksek, sanırım kardan dolayı), merdiven de buz tutmuş, yolcular yine tek tek biletlerini göstererek kompartmana bindiler. Koltuklar otobüslerdeki gibi, içerisi daha çok uçağa benziyor, kompartmanın girişinde kahve çay yapma bölmesi var uçaklardaki gibi, sonra büyük bavulları koyma bölümü var. Yerleştikten biraz sonra kompartmanın hostesi meşrubat-kahve arabasıyla isteyene kahve sattı.
Şehirlerarası otobüs Toronto'ya dolaşa dolaşa beş saatte gittiği için trenle 2 küsür saatte gitmek daha mantıklıydı. Üstelik rahatmış da. Ama trenin ritmi tuhaftı, genelde trenlerin insanı (yani beni) gevşeten, uykusunu getiren bir ritmi vardır, bu trenin ritmi pek aritmikti. Tren Toronto güzergahında iki şehirde (pardon kasabada) durduktan sonra Toronto'ya vardı. Ben yolda hala "acaba hangi istasyonda inmek gerekiyor şehir merkezine gitmek için?" diye soruyordum kafamda. Toronto'ya gelince muavin ses etti "Toronto yolcuları!" diye. Nedense Toronto-doğu, Toronto-merkez, Toronto-batı gibi istasyonlar olmasını bekliyordum. Ah Alice the dreamer! Burası Kuzey Amerika, burda eski kıta banliyöleri işlemiyor, burda herkesin arabası var, arabası olmayanın motorsikleti var, motorsikleti olmayanın bisikleti var, bisikleti olmayanın kaykayı var, kaykayı olmayanın ayakları var.
Bindiğimiz gibi sırayla ve tek tek indik trenden. Neyse ki tren istasyonu ile metronun yeraltından bağlantısı vardı, ve ne ilginç, yaşlı bir turizm görevlisi bedava şehir merkezi haritası verdi. Toronto'nun pek büyük olmasa da, İstanbul'unkinden daha uzun bir metrosu var. İyi ki de varmış çünkü dışarda öyle bir rüzgar vardı ki, dışarda eldivenimden parmaklarımı çıkardıktan sonra yaklaşık yirmi saniye sonra parmaklarımı hissetmiyordum. Sanırım Toronto'nu bu yılki en soğuk haftasonunu seçmişim şehri görmek için. Soğuk neymiş Toronto'da gördüm bu sene, cumartesi günü hissedilen eksi yirmisekizdi, merak edenlere.
ps: Muallakta kalmasın, sigara içmek için parmakları eldivenden çıkarmak gerekiyor, ne de olsa hiçbir üstü kapalı mekanda sigara içilmiyor. Hala bir kahveye oturduğumda masada küllük olmamasını garipsiyorum.
Pazar, Mart 18, 2007
İzlenimleri sabitlemek
Aradan zaman geçince izlenimler silikleşiyormuş, yaşananların etkisini yitiriyormuş. Öyle bir söylenti var. Geri geldiklerinde veya geri çağrıldıklarında daha etkili olabileceklerine inanıyorum ben yine de. Ya da sanatın gücüne. Ama sanat deyince insan irkiliyor, çok ciddi bir şey çünkü, bize öyle öğretildi. Nefret ettiğim lise kompozisyonlarından birinin konusu şuydu: “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir." Bunun üzerine bir kompozisyon yazmamız istenmişti, çok gaddarca.
İzlenimler geri çağrıldıklarında daha güçlü geri gelebiliyorlar, ya da izlenimlerini çağıran kişi onları güçlü kılabiliyor. O halde, yaratan kişinin bir tür ruh çağıran olduğu da söylenebilir, bir tür çığırıcı. Belleğin derinliklerinden anları, imgeleri, halleri, mimikleri ve modlarını çağırdığında, zamanı belirsiz o anın ruhu dolduruyor odayı, başka bir bedene bürünüyor yaratan, ruh çarpması, çağırdığı ruha teslim oluyor (ama tam değil). Sanatın büyülerle ve mitlerle bürülü eski zaman ayinleriyle olan o ince bağı diriliyor. Nedense aklıma Marguerite Duras'nın Sevgili adlı romanı geliyor aklıma.
Diğer yandan belleğin süzgeçlerine güvenmeyenler ve zamanın herşeyi unufak eden acımasız çarklarından korkanlar için en iyisi etki geçmeden sabitlemek. Günlük tutan, tutmuş olan, o büyüyü aktarmanın aslında ne kadar zor olduğunu, kelimelerin ne kadar eksik, beceriksiz ve topal olduğunu bilir. Sabitlemeye çalıştıkça kaçan efsunun peşinden koşarak yazmak acı verir. Bazı şeyleri yazmak istemez bir de insan, zihindeki imgeleri olduğu gibi saklamak ister, kelimelerle kirlenmeden geçmiş tapınağındaki yerlerinde korumak ister. Yine de tutmak isteriz, sabitlemek olmasa bile bize o dünyayı anımsatacak ipuçlarını, o dünyaya giden haritanın işaretlerini çizmek isteriz. Belki bir gün, geri dönüp bakmak istersek diye.
İzlenimlerinin izini bırakmak isteyenin elindeki imkanlar sonsuz değil, ama zamanla olan sonu baştan belli olan düellosunda kaleminin yardımına tüm ruhları çağıracaktır.
İzlenimler geri çağrıldıklarında daha güçlü geri gelebiliyorlar, ya da izlenimlerini çağıran kişi onları güçlü kılabiliyor. O halde, yaratan kişinin bir tür ruh çağıran olduğu da söylenebilir, bir tür çığırıcı. Belleğin derinliklerinden anları, imgeleri, halleri, mimikleri ve modlarını çağırdığında, zamanı belirsiz o anın ruhu dolduruyor odayı, başka bir bedene bürünüyor yaratan, ruh çarpması, çağırdığı ruha teslim oluyor (ama tam değil). Sanatın büyülerle ve mitlerle bürülü eski zaman ayinleriyle olan o ince bağı diriliyor. Nedense aklıma Marguerite Duras'nın Sevgili adlı romanı geliyor aklıma.
Diğer yandan belleğin süzgeçlerine güvenmeyenler ve zamanın herşeyi unufak eden acımasız çarklarından korkanlar için en iyisi etki geçmeden sabitlemek. Günlük tutan, tutmuş olan, o büyüyü aktarmanın aslında ne kadar zor olduğunu, kelimelerin ne kadar eksik, beceriksiz ve topal olduğunu bilir. Sabitlemeye çalıştıkça kaçan efsunun peşinden koşarak yazmak acı verir. Bazı şeyleri yazmak istemez bir de insan, zihindeki imgeleri olduğu gibi saklamak ister, kelimelerle kirlenmeden geçmiş tapınağındaki yerlerinde korumak ister. Yine de tutmak isteriz, sabitlemek olmasa bile bize o dünyayı anımsatacak ipuçlarını, o dünyaya giden haritanın işaretlerini çizmek isteriz. Belki bir gün, geri dönüp bakmak istersek diye.
İzlenimlerinin izini bırakmak isteyenin elindeki imkanlar sonsuz değil, ama zamanla olan sonu baştan belli olan düellosunda kaleminin yardımına tüm ruhları çağıracaktır.
Perşembe, Mart 01, 2007
Sol Kulakçık, Kulaklık, Kulak, Hah Hoparlör
Bilgisayarımın kendi kulaklıklarından, yani kulakçık çıkışından, yani kendi hoparlörlerinden müzik dinlemekten sonunda usanıp hoparlör almaya karar verip, ikinci el wooferlı, hmm, booferlı, off subwoofer'ın türkçesi nedir? Neyse, bir kaç ertelemeden sonra "ses sistemini" satacak olan adam, ki adı da Adam'dı, kibarlık edip arabasıyla kapıma kadar gelip, orijinal kutusu içinde teslim etti. Kutunun içine kablolara baktım, teşekkür ettim, eksik bir şey olursa derken Adam ekledi: "kız arkadaşım kontrol etti, bir eksiği olmaması lazım ama olursa haber verirsin."
"Ses sistemi"nin çalışmayan sol hoparlörünün neden sonra, yani tam 5 gün sonra çalışmaya başladığını yazacaktım ve bunun her tür batıl inanç kırıntısından zerre kadar hoşlanmayan, her bir şeyi denedikten sonra sistemin eski sahibi Adam'a lütfen gelip sistemini geri alması için mail attıktan sonra başıma geldiğini yazacaktım. Hoparlörlerin (uydu diyorlar, bayılıyorum o lafa) birinin çalışmadığını görünce önce derin nefes alıp, gayet basit bir şeyi gözden kaçırıyorum diye kalite kontrol teknisyeni gibi titizlikle her şeyi tek tek denedim. Uyduların içini açıp kabloların temassızlık yapıp yapmadığına bakmanın olanağı yok, illet oluyorum. Ama sonuçta sol hoparlöre giden kabloda sorun vardı, şimdi yok: kablo ortama ısınıp artık temas etmek istemiş olmalı.
Bu "ikinci cümlesinde kız arkadaşı olduğu bilgisini geçen Adam tiplemesi" üzerine daha önce yazmadıysam da içimde kalmasın. Ya kadınlar adamları usandırdıklarından adamlar baştan önlem alıyor, ya da medeni olmanın yeni usüllerinden biri de medeni durumunu en erkenden beyan etmek oldu. (Ve bence hiçbiri değil). "Süt taze mi?" "Eşime sorayım." Daha çok dalgasını geçebilirim durumun çünkü gayet absürd. Ben bir yandan kutunun içindeki nesnelere ve kablolara bakıyor, bir yandan bana verilen fazladan bilgiyi hangi cebime neden koyacağımı algılamaya çalışıyorum. Pardon, ben ses sistemi almak istemiştim, başka bir şey alabileceğim fantazisi bana ait değil. Erkek histerisini anlamanın yolu bu fazladan verilen bilgi cümleciğinden başlıyor. "Ahlaksız olmaksızın temas isteği nasıl iletilir, ya da iletişimin bilinçdışı," ama psikanalizden fazla bahsedince annem kızıyor. Hahahaha, buna pirelerim bile güldü.
"Ses sistemi"nin çalışmayan sol hoparlörünün neden sonra, yani tam 5 gün sonra çalışmaya başladığını yazacaktım ve bunun her tür batıl inanç kırıntısından zerre kadar hoşlanmayan, her bir şeyi denedikten sonra sistemin eski sahibi Adam'a lütfen gelip sistemini geri alması için mail attıktan sonra başıma geldiğini yazacaktım. Hoparlörlerin (uydu diyorlar, bayılıyorum o lafa) birinin çalışmadığını görünce önce derin nefes alıp, gayet basit bir şeyi gözden kaçırıyorum diye kalite kontrol teknisyeni gibi titizlikle her şeyi tek tek denedim. Uyduların içini açıp kabloların temassızlık yapıp yapmadığına bakmanın olanağı yok, illet oluyorum. Ama sonuçta sol hoparlöre giden kabloda sorun vardı, şimdi yok: kablo ortama ısınıp artık temas etmek istemiş olmalı.
Bu "ikinci cümlesinde kız arkadaşı olduğu bilgisini geçen Adam tiplemesi" üzerine daha önce yazmadıysam da içimde kalmasın. Ya kadınlar adamları usandırdıklarından adamlar baştan önlem alıyor, ya da medeni olmanın yeni usüllerinden biri de medeni durumunu en erkenden beyan etmek oldu. (Ve bence hiçbiri değil). "Süt taze mi?" "Eşime sorayım." Daha çok dalgasını geçebilirim durumun çünkü gayet absürd. Ben bir yandan kutunun içindeki nesnelere ve kablolara bakıyor, bir yandan bana verilen fazladan bilgiyi hangi cebime neden koyacağımı algılamaya çalışıyorum. Pardon, ben ses sistemi almak istemiştim, başka bir şey alabileceğim fantazisi bana ait değil. Erkek histerisini anlamanın yolu bu fazladan verilen bilgi cümleciğinden başlıyor. "Ahlaksız olmaksızın temas isteği nasıl iletilir, ya da iletişimin bilinçdışı," ama psikanalizden fazla bahsedince annem kızıyor. Hahahaha, buna pirelerim bile güldü.
Çarşamba, Şubat 28, 2007
Grip Gezegeni
Hasta olmak başka bir gezegene gitmek gibi. Hoş değil tabii hasta olmak, ama tuhaf. Hava basıncının ve yoğunluğunun farklı olduğu başka bir gezegende nefes almaya çabalamak mesela hoş değil, ya da farklı yerçekiminde yürümek de. Başım hala uzayda, daha yeryüzüne inemedi.
Grip oldum, yazmak için bahane buldum. Nasıl da hasta olduğumu yazsam üç cümlede yazı biter: "Her tarafım ağrıyor, bütün gün uyuyorum, ne zaman geçecek." Asıl yolculuğun kendisi ilginç, yani bu gezegen. Tüm duyu organlarımın normalden farklı tepki vermesi bir yana, dünya başka bir yere dönüşüyor, normalden daha az sıkıcı hale gelmese de değişimi izlemek ilginç. Tabii iyileşeceğini bilmek güzel bir şey.
Mesela iç sıcaklıkla dış sıcaklık arasındaki engel ortadan kalkmış ya da iyice geçirgen hale gelmiş gibi, yürüdükçe sıcaklık farklarını hissedip buna hapşırıkla hemen tepki verebiliyorum. Yere yakın yerler kesinlikle daha soğuk, o yüzden ayaklarımı bedenime yaklaştırmam gerekiyor. Ellerim üşüdüğünde tekrar ısıtmak saatlerimi alıyor, bedenimde soğuk ile sıcak iki kutbun savaşı sürüyor, ve cephenin birinden diğerine geçişi kavgasız olmuyor. Ellerimi sıvı çimentoya sokmuşum ve ellerimden kollarıma doğru soğuk beton yayılmaya çabalıyor. Ellerimi ısıtmalıyım. Ellerimi koynuma sarıyorum, koynum çok sıcak, ama ellerim ısınacağına koynum üşümeye başlıyor, bu defa bütün bedenimle titriyorum. Yorganın altına giriyorum, bu sıcak-soğuk savaşı beni çok yordu.
Etrafa dürbünle bakıyor gibiyim, aynı anda bir satırda yazılan sadece bir kelimeyi okuyabiliyorum, bu pek sorun değil, çünkü okuyacak halim yok, ama yürümek için yere bakmam gerekiyor, ve yer çok uzak, ayakuçlarıma bakıyorum yer kaymasın diye, sonra oturduğumda başımı kaldırıp karşıya bakabiliyorum. Mesela hem tv'a bakıp hem kumandadan kanal değiştiremiyorum, elim şaşırıyor, o yüzden kumandada ne yaptığıma bakmam gerekiyor kanalı doğru değiştirebilmek için. Sonra da tv'a bakıp doğru kanala geçip geçmediğimi kontrol ediyorum. Bir sürü kanalın olduğu ve hiçbirinde doğru dürüst bir şeyin olmadığı, bol reklamlı bir pakette tv izlemeye çalışmak bile çok yorucu.
Grip olmak çok yorucu, o yüzden bol bol dinlenmek gerekiyor. Başka bir şey yapabileceğini sanan bu gezegende yerçekiminin kaç kat beter olduğunu hemen öğreniyor. İlk günlerde saat gece yarısına geldiğinde "gene mi uyuyacağım, bütün gün uyudum zaten, ama zaten çok yoruldum" diyordum.
Arada mesela bir şey yemek hele de içmek gerekiyor. Özellikle sıcağa yakın şeyler içmek, bu iç-dış sıcaklık geçirgenliğine karşı birebir. Biraz da karabiber eklenmiş bir sebze çorbası (burda da Knor var) sıcaklığın bedende nasıl hareket ettiğine demonstrasyon olarak kullanılabilir. Hastayken sıcak çay ya da çorba içince bünye hemen terle yanıt veriyor, çok ilginç. Ve insan ne kadar terleyebilir? Kendimi bu zayıflama hapları reklamlarındaki içi şeffaf beden şemaları gibi hissediyorum, içeri çay giriyor, mideden dört yana yayılıyor, her tarafı ısıtıyor. "Anne ben şeffaf mıyım?" Hasta olunca mideye giden şeyin ısısının tüm bedenin ısısını belirlemesi tuhaf, soğuk şey içince de tüm beden o ısıya doğru inmeye başlıyor. Sanırım grip olmak, iç ısının sabitlenememesi sendromu olarak yeniden adlandırılabilir.
Bu bad tripte dört gün bitti, bugün gün içinde pek uyumadım ama yine de başım hala diğer gezegende. O yüzden de evde olmak, ya da boş zamanımın olmasının pek bir anlamı yok. Artık oturabiliyorum bir de. Dört gün başka bir yerde geçti. Uykuda geçmiş gibi. Başım hala bir balonun içinde. Yere dönüş. Yere iniş. Bütün trip hikayeleri boktan galiba.
Grip oldum, yazmak için bahane buldum. Nasıl da hasta olduğumu yazsam üç cümlede yazı biter: "Her tarafım ağrıyor, bütün gün uyuyorum, ne zaman geçecek." Asıl yolculuğun kendisi ilginç, yani bu gezegen. Tüm duyu organlarımın normalden farklı tepki vermesi bir yana, dünya başka bir yere dönüşüyor, normalden daha az sıkıcı hale gelmese de değişimi izlemek ilginç. Tabii iyileşeceğini bilmek güzel bir şey.
Mesela iç sıcaklıkla dış sıcaklık arasındaki engel ortadan kalkmış ya da iyice geçirgen hale gelmiş gibi, yürüdükçe sıcaklık farklarını hissedip buna hapşırıkla hemen tepki verebiliyorum. Yere yakın yerler kesinlikle daha soğuk, o yüzden ayaklarımı bedenime yaklaştırmam gerekiyor. Ellerim üşüdüğünde tekrar ısıtmak saatlerimi alıyor, bedenimde soğuk ile sıcak iki kutbun savaşı sürüyor, ve cephenin birinden diğerine geçişi kavgasız olmuyor. Ellerimi sıvı çimentoya sokmuşum ve ellerimden kollarıma doğru soğuk beton yayılmaya çabalıyor. Ellerimi ısıtmalıyım. Ellerimi koynuma sarıyorum, koynum çok sıcak, ama ellerim ısınacağına koynum üşümeye başlıyor, bu defa bütün bedenimle titriyorum. Yorganın altına giriyorum, bu sıcak-soğuk savaşı beni çok yordu.
Etrafa dürbünle bakıyor gibiyim, aynı anda bir satırda yazılan sadece bir kelimeyi okuyabiliyorum, bu pek sorun değil, çünkü okuyacak halim yok, ama yürümek için yere bakmam gerekiyor, ve yer çok uzak, ayakuçlarıma bakıyorum yer kaymasın diye, sonra oturduğumda başımı kaldırıp karşıya bakabiliyorum. Mesela hem tv'a bakıp hem kumandadan kanal değiştiremiyorum, elim şaşırıyor, o yüzden kumandada ne yaptığıma bakmam gerekiyor kanalı doğru değiştirebilmek için. Sonra da tv'a bakıp doğru kanala geçip geçmediğimi kontrol ediyorum. Bir sürü kanalın olduğu ve hiçbirinde doğru dürüst bir şeyin olmadığı, bol reklamlı bir pakette tv izlemeye çalışmak bile çok yorucu.
Grip olmak çok yorucu, o yüzden bol bol dinlenmek gerekiyor. Başka bir şey yapabileceğini sanan bu gezegende yerçekiminin kaç kat beter olduğunu hemen öğreniyor. İlk günlerde saat gece yarısına geldiğinde "gene mi uyuyacağım, bütün gün uyudum zaten, ama zaten çok yoruldum" diyordum.
Arada mesela bir şey yemek hele de içmek gerekiyor. Özellikle sıcağa yakın şeyler içmek, bu iç-dış sıcaklık geçirgenliğine karşı birebir. Biraz da karabiber eklenmiş bir sebze çorbası (burda da Knor var) sıcaklığın bedende nasıl hareket ettiğine demonstrasyon olarak kullanılabilir. Hastayken sıcak çay ya da çorba içince bünye hemen terle yanıt veriyor, çok ilginç. Ve insan ne kadar terleyebilir? Kendimi bu zayıflama hapları reklamlarındaki içi şeffaf beden şemaları gibi hissediyorum, içeri çay giriyor, mideden dört yana yayılıyor, her tarafı ısıtıyor. "Anne ben şeffaf mıyım?" Hasta olunca mideye giden şeyin ısısının tüm bedenin ısısını belirlemesi tuhaf, soğuk şey içince de tüm beden o ısıya doğru inmeye başlıyor. Sanırım grip olmak, iç ısının sabitlenememesi sendromu olarak yeniden adlandırılabilir.
Bu bad tripte dört gün bitti, bugün gün içinde pek uyumadım ama yine de başım hala diğer gezegende. O yüzden de evde olmak, ya da boş zamanımın olmasının pek bir anlamı yok. Artık oturabiliyorum bir de. Dört gün başka bir yerde geçti. Uykuda geçmiş gibi. Başım hala bir balonun içinde. Yere dönüş. Yere iniş. Bütün trip hikayeleri boktan galiba.
İz-lenimler
Haftalardır yazmak için zaman ayırmak istiyorum, ayıramadığım şeyin daha çok dikkatim olduğunu söylediğimde nasıl ukalaca geldiğini bildiğim için, her zamanki hazır cevaba sığınıyorum: zamanım yoktu. Sonra, tam zaman bulacağım derken hasta oldum, işte, zamanım var ama dikkatim hiç yok. Neyse, ona sonra geleceğim.
Bu uzun arada Toronto'ya gittim, yazmak istediğim bir sürü şey birikti. Merak ediyorum acaba biriktirdiklerim zamanla etkilerini kaybediyorlar mı? Yani üzerinden fazla zaman geçirmeksizin yazdığımda daha canlı ve heyecanlı mı oluyor; aradan geçen zamanla birlikte izlenimler izlerinin derinliğini yitiriyorlar mı? Yoksa izlenimlerin aktarımını heyecanlı ve canlı kılan, aktarımımdaki dikkatim mi?
Eski zamanlarda algının fiziksel olduğuna inanıldığı zamanlarda, dünyanın gözün ağtabakası üzerine izini bıraktığı düşünülüyordu. Aklıma lise kitaplarındaki şemalar geldi şimdi, ortaçağ algı teorilerinden çok uzak olmadığımızı farkettim. Neyse, bu teorilerin hoş ve ilkel tarafı mesela görülen şey (kahve fincanı) ile onun izi arasında fiziksel bir bağ olması gerekliliği idi. Yani kahve fincanı algısı fincanımsıydı, ağacınki ağacımsı, vs. Özellikle görme üzerine olan teoriler müthiş, mesela bir dönem, ışığın gözden çıkıp nesne üzerine düştüğü ve bu şekilde görebildiğimize inanılıyordu: gözün ışığı nesneye dokunuyordu yani.
Bu algı teorileri eskileri ilgimi çekiyor, tüm tuhaflıklarında gayet ciddiler, bu bir yana kullanılan dilin kaçınılmaz olarak fiziksel (aleni) olmayanı çağrıştırmasını engelleyemedikleri için. Muhtemelen bunları neden yazdığımı bir iki gün sonra ben de anımsamayacağım, hala hastayım ve başım Mars gezegeninde şu an. Neyse izlenimlerin, dış (?) dünyanın üzerimizdeki fiziksel damgaları olması fikri ilginç, böyle düşününce zamanın geçmesi izleri silikleştiriyor elbette. İz, izlek, izlenim, bellek. Bu arada, basın, baskı, damga, mühür kelimeleri aynı kökenleri paylaşıyorlar: impressions/izlenimler.
Bu uzun arada Toronto'ya gittim, yazmak istediğim bir sürü şey birikti. Merak ediyorum acaba biriktirdiklerim zamanla etkilerini kaybediyorlar mı? Yani üzerinden fazla zaman geçirmeksizin yazdığımda daha canlı ve heyecanlı mı oluyor; aradan geçen zamanla birlikte izlenimler izlerinin derinliğini yitiriyorlar mı? Yoksa izlenimlerin aktarımını heyecanlı ve canlı kılan, aktarımımdaki dikkatim mi?
Eski zamanlarda algının fiziksel olduğuna inanıldığı zamanlarda, dünyanın gözün ağtabakası üzerine izini bıraktığı düşünülüyordu. Aklıma lise kitaplarındaki şemalar geldi şimdi, ortaçağ algı teorilerinden çok uzak olmadığımızı farkettim. Neyse, bu teorilerin hoş ve ilkel tarafı mesela görülen şey (kahve fincanı) ile onun izi arasında fiziksel bir bağ olması gerekliliği idi. Yani kahve fincanı algısı fincanımsıydı, ağacınki ağacımsı, vs. Özellikle görme üzerine olan teoriler müthiş, mesela bir dönem, ışığın gözden çıkıp nesne üzerine düştüğü ve bu şekilde görebildiğimize inanılıyordu: gözün ışığı nesneye dokunuyordu yani.
Bu algı teorileri eskileri ilgimi çekiyor, tüm tuhaflıklarında gayet ciddiler, bu bir yana kullanılan dilin kaçınılmaz olarak fiziksel (aleni) olmayanı çağrıştırmasını engelleyemedikleri için. Muhtemelen bunları neden yazdığımı bir iki gün sonra ben de anımsamayacağım, hala hastayım ve başım Mars gezegeninde şu an. Neyse izlenimlerin, dış (?) dünyanın üzerimizdeki fiziksel damgaları olması fikri ilginç, böyle düşününce zamanın geçmesi izleri silikleştiriyor elbette. İz, izlek, izlenim, bellek. Bu arada, basın, baskı, damga, mühür kelimeleri aynı kökenleri paylaşıyorlar: impressions/izlenimler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
